Catherine Pinguet’in Adalar’a Çıkmak Kitabı ile Adalar’ın Gizemli Tarihi

- Okuma süresi: 7 dk, 26 sn

José Saramago, “Adadan uzaklaşmadan adayı göremezsin” diyor. Bu, insanın kendini tanıması için çağrı aslında ama Pinguet’nin kitabına baktığımızda, Adalar için de geçerli olduğunu anlıyoruz. “Adalar’a Çıkmak” bazısı yayımlanmamış müthiş fotoğraflarla dolu derli toplu bir tarih, yaşam, seyahat kitabı

Buna sevinir misiniz üzülür müsünüz bilmem ama 1794-95’te İstanbul’daki İngiliz sefaretinde papazlık ve hekimlik yapan James Dallaway’in anlattıkları, bazı şeylerin yüzyıllar önce de farklı olmadığını gösteriyor. “Eski ve Modern İstanbul” kitabında Adalar’a yaptığı ziyaretlerden bir gözlemini aktarıyor Dallaway: “Ada ormanları, tıpkı Anadolu yakasının adaya yakın sahilindekiler gibi, İngiliz tarzı orman anlayışına tamamen aykırı.

Çamlıklar az değil ama odun kömürü sağlamak için sıcak aylarda ağaçları ateşe verip otlak olarak yararlanılacak arazi açmak gibi bir âdet oluşmuş.” Dallaway, “Manzaranın güzelliğini heba ediyorlar” diye hayıflanıyor.

Ondan 60 yıl sonra, bu kez bir Fransız, Louis Enault “İstanbul ve Türkiye” kitabında şöyle yazıyor: “Her yerde olduğu gibi burada da insanlar tabiatı yok etmek için ellerinden geleni artlarına koymuyorlar; manzara düşmanı berbat kahveler, atmosferi zehirleyen purolar, sükûneti kaçıran müstehzi Karagöz latifeleri ve yıldızları sönükleştiren fenerler…” Kastettiği adalı Rumlar zira “Rumların patırtıcı sefahatlerinin ve azgınlıklarının, sükûnet ve huzur dostu” bütün Türkleri Büyükada’dan kaçırdığını vurguluyor.

Türk, Rum fark etmiyor; adada mantık böyle işliyor. Bir teze göre bunun sebebi İstanbul’a yakınlık. Bu kez 350 yıl öncesine gidiyoruz. 1671’de Guillaume-Joseph Grelot adlı Fransız anlatıyor: “En büyük şansı olabilecek şey aslında Adalar’a en büyük zararı vermiş, İstanbul’a yakınlığı lehine değil aleyhine olmuş.

Üç beş yeniçeri veya ayyaş eğlenmek istediğinde kafa çekmek için adalara gelirler, çünkü her ne kadar Türkler nadiren şarap içseler de içme fırsatı buldular mı kaçırmazlar; dahası üç gün sonra akşamdan kalma hissetmezlerse kendilerini içki içmiş saymazlar.

Dolayısıyla Hıristiyan Rumlar dışında kimsenin yaşamadığı bu adalara gidip deli gibi içer, ortalığı birbirine katarlar.” Grelot pek cinayet işlenmediğini, ama ada sakinlerinin tartaklandığını, soyulduğunu, bağ bahçelerinin tahrip edildiğini, bu yüzden “hiçbir şey ekip biçmek istemediklerini” anlatıyor…

‘Herkes Kendine Göre Bir İsim Vermiş’

Bizim “Adalar” dediğimiz, Batılıların “Prens Adaları” olarak adlandırdığı, vaktiyle çok Ortodoks manastırı barındırdığı için “Papaz Adaları” veya sahillerindeki kırmızı toprağından dolayı “Kızıl Adalar” olarak da bilinen İstanbul’un yakınındaki 9 adanın hâlâ pek bilinmeyen ama çok sürükleyici bir tarihi var. 12 yıl İstanbul’da yaşayan, üniversitelerde edebiyat ve tarih dersleri veren, 2005’te ayrıldığı İstanbul’a her gelişinde mutlaka Adalar’a uğrayan Catherine Pinguet, Fransızcası 2013’te yayımlanan kitabında işte bu gizemli tarihi sıkmadan, alıntı ve anekdotlarla derli toplu anlatıyor.

Büyük bölümü Pierre de Gigord’un koleksiyonundan derlenmiş ve bazıları daha önce yayımlanmamış 55 fotoğraf, kartpostal ve görsel de kitabın kıymetini ikiye katlıyor. “Adalar’a Çıkmak” ismi, Fransızca’daki ‘monter aux îles’den geliyor. Pinguet’ye göre bu, İstanbul’dan kaçmanın, hafta sonları hariç kalabalık ve trafikten uzaklaşmanın hâlâ en güvenli yolu.

Yazarımız, bu yol boyunca bizi Bizans, Osmanlı ve Cumhuriyet döneminden geçirip bugüne ulaştırıyor; Troçki’den Sait Faik’e, Théophile Gautier’den Tarzan Kamil’e Adalar’da yaşamış isimlerin yaşam ve izlenimleriyle renklenmiş bir eser sunuyor.

Sanıldığı gibi “Prens Adaları” ismi bugün takımadada halen mevcut görkemli konaklara yani ‘prensler gibi yaşamaya’ değil, siyasi suçlulara verilen yaygın cezalardan birinin adalardaki bir manastıra sürgün ve hapis olduğu Bizans İmparatorluğu dönemine dayanıyor. 1071’de Türklere Anadolu’nun kapılarını açan savaşta Alparslan’a yenilen Romanos Diogenes’de bu akıbete uğramış, gözlerine mil çekilip Kınalıada’ya sürülmüştü.

Osmanlı egemenliğinde adada yaşayanlar; balıkçılıkla, bağcılıkla ve ufak arazisini ekip biçerek geçinen mütevazı Rum aileleriyle Ortodoks papazlarıydı. Zaten çok sirkülasyon yoktu çünkü o zamanlar adalara kayıkla en az 4 saatte gidilebiliyordu. Lodos ve susuzluk, engelleyici diğer etmenlerdi. Ama bu durum bir fayda da sağlıyordu.

Veba gibi salgın dönemlerinde Hıristiyanlar havasının güzelliği ve ikliminin yumuşaklığı ile bilinen Adalar’a sığınıyor, bazısı sırf tedavi için buraya geliyordu. Türkiye’de ilk sanatoryumların Adalar’da kurulması tesadüf değildi.

1800’lerin sonunda ABD elçisi Samuel S. Cox şöyle diyor: “Yazın kokudan, köpeklerden ve sıcak yüzünden İstanbul’da yaşamak işkence halini aldığında romatizma ya da nefes darlığı sorunu yaşayanlara Büyükada’nın yüksek yerlerinde uzanıp çamların salgıladığı reçineli rayihayı içlerine çekmeleri tavsiye edilir.”

19. yüzyıl ortasında buharlı gemiler gelince Adalar’a ilgi arttı. Başta Büyükada olmak üzere tüm takımada zengin Ermeni, Rum ve Levantenlerin yazlık köşkleriyle doldu. “İsviçre şalelerinden Hint pagadolarına, Türk köşklerinden Mısır tapınaklarına farklı çeşnide konutlar”dı bunlar. Adalar, gözde gezinti ve sayfiye mekânına dönüştü; anlatılar sosyete yaşamı, kadınların şıklığı ve güzelliği, denize girme ve eşekle gezintiler üzerine oldu.

Eşek demişken, Théophile Gautier, 1854’teki Büyükada ziyaretinden şunları hatırlıyor: “Doğulu eşekler burjuvaları hor gördükleri ve dürtüklemelerine tamamen duyarsız kaldıkları için hayvanı sopalayıp topuklamak için eşekçi lazım.”

Manastır Taşları Haydar Paşa İnşaatında

1929’da Kızıl Ordu’nun kurucusu Lev Troçki sürüldü Büyükada’ya. Sonra Hüseyin Rahmi Gürpınar’dan Ahmet Rasim’e, Aziz Nesin’den Sait Faik’e pek çok yazar, şaire ev sahipliği yaptı adalar. Kitapta onların hikâyeleriyle birlikte acı gerçekler de var; Varlık Vergisi’nin, 6-7 Eylül Olayları’nın Adalar’a yansıması gibi. Sadece keyif sürmemiş, acı da çekmiş Adalılar. Ve tabii Adaların bizzat kendisi de.

Sivriada’daki manastır, Haydarpaşa Limanı’nın inşaatı için ada taşocağına dönüştürüldüğünde tahrip olmuş. Büyükada’daki Kadınlar Manastırı’nın kalıntıları, Maden’deki ocakta, konutlarda, fırınlarda kullanılmış. Tarih yavaş yavaş yok olmuş ama her şey o kadar da kötü değil. 1850’lerin ortalarındaki kartpostallarda, Adalar’ın genelde, manastırların yakın çevresi hariç, çorak olduğu görülüyor. Bugün gezmeye, pikniğe ya da denize gelenlere büyük keyif veren çam ormanları 19. yüzyıl sonlarında dikilmiş. Şimdi belki sayamayız ama Adalar’dan uzaklaşırsak görebiliriz.

Nereden?

  • PROTİ-KINALIADA: Anakaraya yakınlığı yüzünden Rumlar Kınalıada’ya ‘birinci’ anlamına gelen ‘Proti’ demiş.
  • ANTİGONİ-BURGAZADA: Bizans döneminde adı önce ‘Korunaklı Liman’ anlamında ‘Panormos’, sonra ‘Antigoni’ oldu. Antigoni, B. İskender’in generali.
  • HALKİ-HEYBELİADA: Hapishane olarak da kullanılabilen sayısız manastıra sahip Heybeliada’nın ilk ismi ‘Halki’, bakır madenlerine dayanır.
  • PRİNKİPO-BÜYÜKADA: ‘Prens Adası’ ilk başta sadece İmparator II. İustinos’un 569 yılında bir saray inşa ettirdiği Büyükada’yı ifade ediyordu.
  • ANTEROVİTHOS-SEDEFADASI: İsim, hem deniz kabuklularının sedefine hem de ıtırlı ve dayanıklı bir bitki olan sedef otuna gönderme.
  • NEANDROS-TAVŞANADASI: Ava çok düşkün Osmanlıların adaya çok sayıda tavşan salması ve bunların hızla üreyerek adayı istila etmesine dayanır.
  • PLATİ-YASSIADA: Rumca ve Türkçe isimleri aynı anlama gelen 10 hektarlık yassı bir ada.
  • OXIA-SİVRİADA: Komşusu Yassıada gibi Rumca ve Türkçe isimlerini biçimine borçlu.
  • PİTA-KAŞIKADASI: Peder Pargoire, ‘şiirden nasibini almamış’ olanların, pideyi andırması nedeniyle adaya ‘Pita’ ismini lâyık görmelerini üzücü bulmuştur.
Kaynak : http://www.haberturk.com

[Toplam:0    Ortalama:0/5]
Tarihli Sanat Editoryal Servisi - İletişim : tarihlisanat@gmail.com

Yorum Yapın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir