Ankara ve Kalesi – Gürsel Korat

- Okuma süresi: 8 dk, 12 sn

*Ankarayı kentsel mimarlık özellikleri açısından ele alanların, uygunsuz binalarla zedelense de, Ulus’u Ankara’nın “mimari çehresi” sayacakları söylenebilir.

Hatta denebilir ki burada şehrin salt çehresi değil, kültür simgeleri de vardır. İnsan Ankara’da olduğunu Ulus’u aklına getirmezse tanımlama güçlüğü çeker. “Ankara nasıl bir yerdir” diye de düşünmüşse, Ulus’tan-illa ki yürüyerek-Kale’ye çıkmalıdır.

Kale ve çevresi tüm Türkiye gibidir; burada koruma altındaki evlerle, rant beklentisi içindeki evler iç içedir. Yoksullukla zenginlik, tarihle bugün, işini bilmekle kesatlık, deha ile vasatlık yan yanadır. Ankara, tüm Türkiye’nin özetidir, bu bakımdan evrensel bir özet olan İstanbul’dan ayrılır; yereldir.

* DTCF binası dahil ilerliyoruz, bunlar moderniteye ait önemli mimarlık denemeleridir. Sağda Olgunlaşma Enstitüsü, Radyo evi ve THK. Modern mimari bu noktada sona erer.

Gözümüzü bu binaların arkasındaki neo-klasiğe çevireceğiz. Resim Heykel Müzesi ve Etnografya Müzesi. Köprüyü geçmeden solda Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası vardır, köprüyü geçince, sağda Kültür Bakanlığı binası solda Opera binası yer alır.

Neo-Klasik mimari devam edecek: Kavşakta solda Osmanlı Bankası ve Küçük Tiyatro’yu görürüz. Ulus’a doğru gidiyoruz: Solda Ziraat Bankası var, sağda da Tekel binası ve Akşam Lisesi.

Ulus meydanına geldik: Burada kavşağın Dışkapı çıkışında İş Bankası vardır, ilerlemeye gerek yok. Asıl binalar gar yönünde: İlk Meclis Binası, Sayıştay, İkinci Meclis Binası ve solda Ankara Palas. İşte Ankara’nın tarihsel özü budur. İki elin parmakları kadar bina. Türkiye gibi bir tarih cenneti için olacak şey mi bu?

Ankaraya Özgü Şeyler

*Şehri somut varlığıyla değil de imgesel varlığıyla düşleyelim ve Ulus çevresini iki boyutta ele alalım: Birinci boyut Türkiye’ye özgü özel bir mimarlık dokusunu barındıran yakın tarih merkezi; öbür boyut ise Roma Hamamı-Hacı Bayram Camii-Kale ve Aslanhane Camii dizilişinde yer alan uzak tarih merkezleridir. Bu ikilinin toplamında gerçekten de Ankara’ya özgü, yalnızca Ankara’nın olan pek çok şey bulunur.

Augustus Yazıtı’nın dünyada en iyi korunmuş örneklerden biri olduğunu, Roma Hamamı’nın da yine çok iyi korunduğunu bilmek insana iyi gelir. Tasavvufun en önemli ariflerinden biri burada yaşamıştır, Frigya burasıdır, Bazilika tipinde bir cami olan Aslanhane, Selçuklu’yu özetleyecektir, Kale’de Antik Yunan’dan Araplara varıncaya kadar herkesin harcı vardır, Cumhuriyet buralarda kurulmuş, yakın tarihimizin yazgısı bu küçücük alanda biçimlenmiştir. Çoğu Ankaralı, içinde yaşadığı kenti sevmez; Ankara toplu eğlenceye uzaktır, “yalnız insanların” şehridir.

Gezmenin tadını çıkaran ender Ankaralılar Kale’nin hemen bitişiğinde, Ulus’a bakan tarafta dünyanın en önemli Arkeoloji müzelerinden birisi olan Anadolu Medeniyetleri Müzesi olduğunu bilirler. Ancak burası öyle bir noktadadır ki, Ankaralıların buluşmak ve “başka bir boyuta geçmek” için gitmek zorunluluğunu hissedecekleri kolaylıkta değildir.

Çevrede kitapçılar, kahveler veya turistik mekanlar olmadığından Müze ve çevresi Ankaralılar için sapa bir yerdir. Kafelerden ve sevimli mekanlardan yoksun olması nedeniyle sevgililerin aklına Ankara Kalesi’nde buluşmak gelmez; doğrusu, Ulus ve çevresi sevgililer için “uygun” bir yer de değildir.

Batakhaneler buradadır, toplumun alt kültürü buradadır; ama dedim ya burası tüm Türkiye’ye benzer, cami de buradadır. Anladığım o ki, Ankara’nın bir metropol olabilmesi için bozkırda sağa sola yalpa vura vura büyümeye değil, elindeki tarihsel mekanları işlevsel hale getirmeye ihtiyacı vardır.

Ankaralıyı insanların içinde bulunmaya can atacakları kültür simgeleri bir araya getirmez; kentin kültür simgelerinin merkezi olan Ulus, Ankaralılar için bir “alt kültür” bölgesidir. Kızılay orta sınıfa, Karum-Atakule hattı ise yüksek zümreye hitap eder.

Keçiören gibi siyasal lümpenliği arabesk dekorla süsleyen noktalar da bulunduğu için Ankara “üzerinde uzlaşma olmayan bir ortak yaşama mekanı”dır. Hal böyle olunca kentin tarihsel ruhu kurudur, herkesin üzerinde anlaştığını sandığım tek ortak simge, alışveriş merkezlerinin, köprülerin ve bilmem ne sitelerinin etkileşiminden doğan modern yaşam kalıplarıdır. Ankara çok büyük bir öğrenci ve memur şehri kimliği taşıdığı için, yalnızca memurlara ve öğrencilere özgü bir “durum körlüğü” içindedir.

Çünkü emurlar ve öğrenciler için kendi mekanları, çevreleri ve ilişkileri dışında bir yaşam alanı yoktur. Ankara’ya tarih, felsefe veya arkeoloji bölümü öğrencileri dışında bir kültür odağı gözüyle bakan bir öğrenci kitlesi olduğunu sanmam. Bir şehir edebiyata konu olduğu ölçüde şehirleşir, Ankara’nın bu açıdan kendini tamamladığı söylenemez.

İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra iyice despotik bir merkez haline gelen Ankara, aydınlarını hapsettiği, sanatçılarını kaçırdığı için tamamlanmamış bir uygarlık projesi olarak kaldı; devlet seçkinlerinin “halka rağmen halk için” yarattığı bu şehir, lümpenlerin tüm sembolleri çiğnemesi sonucu betonlaştı.

Devlet seçkinleri “Ankara’nın taşına bak” deyince aklımıza gelen hüzünlü, katı yüzlü, Balkan merkezli bir yaşamın eğitiminden geçmiş askerlerdi; oysa şimdi Ankara’ya Anadolulu esnaf-memur ideolojisi egemendir. Bu nedenle onlara gerekli olan şeyin neden edebiyat veya mimarlık değil de, yol, otomobil ve çarşı olduğu kolayca anlaşılır. Aslında Ankara bu yönüyle kent romantikleri için iyi bir “uygulama” alanıdır.

Mimarlık, resim ve heykel bir şehrin simgelerini, müzik ve edebiyat yapıtları ise imgelerini kurar. Ulvi Cemal Erkin Köçekçe Süiti ile bence Ankara’nın imgesi olabilecek en önemli yapıtlarından birini yazsa da zamanla bu unutuldu ve Ankara imgesi Ankaralı olmayanların dilinde başka bir hale geldi:
Boş yere ağlama
Kalbini bağlama
Ankara kızlarına

Oysa bir kadın burada hapse girmiş, çok acılar çekmişti: Suat Derviş’in Ankara Mahpusu adlı romanını anımsayan var mı? Ankara romanlarda bungun, donuk bir şehir olarak kaldı. Yakup Kadri Karaosmanoğlu’nun Ankara adlı romanı bu donukluğa canlılık vermek ister gibiydi, ama olmadı.

Kemal Tahir Ankara’ya inşaata çalışmaya gelenleri, Nazım Hikmet Ankara Garı’nı, Sabahattin Ali Türkocağını(Resim ve Heykel Müzesi), Atilla İlhan Meclis ve buna bağlı ilişkileri yazdılar ama bu örnekleri düşündüğümde yazarların Ankara’yı yazarken ondaki donukluktan etkilendiklerini hissettim.

Yahya Kemal’e “Ankara’nın nesini seversin” diye sordukları zaman, “İstanbul’a dönüşünü” yanıtını vermesi, bana bu bakımdan hep anlamlı görünmüştür.

* Müzeyse müze, tarihsel evse tarihsel ev, mimari kişilik ise kişilik, hepsi var ama neden Kale çevresinde bir “tarihsel ruh” yok, bundan. Bizde eksik olan nedir, sorusuna yanıt: “Eğer bir getirisi yoksa tarihe olan sevgi eksikliği” olsa gerektir. Bizim lafta bitmek tükenmek bilmeyen bir “saygı”mız vardır. Saygı duyan insan korumak zorunda değildir, oysa bir şeye sevgi duyan insan onu korur.

Platon Şölen adlı kitabında “sevgi nedir” sorusuna yanıt arar ve bir yerde söylenceye başvurarak şu öyküyü anlatır: Zeus şimdiki insanlığı androjen denen bir yaratığı ikiye bölerek ortaya çıkarmış: Bu yaratık eskiden dört kollu, dört bacaklı, iki kafalı ve iki kıçlıymış; hem erkek hem de kadınmış.

Androjenler bu vücut yapılarıyla hem çok becerikli imişler, hem de Tanrıları küçümser, onlara diklenirlermiş.

Zeus onları ikiye bölünce kadın ve erkek olarak ikiye ayrılmışlar ve hep eski mutlu hallerine dönmek isteyen bu yeni yaratıklar, sık sık çiftleşerek benzerlerini yaratmaya çalışmışlar, sevgi de buradan doğmuş.(Ankara Kalesi’ni ne zaman Yenimahalle yönünden görsem içimden: “Burası bir Akropolis!” derim. Antik Yunan kültürünün etki alanındaki şehirlerin hepsinde böyle bir İçkale vardır.) Ankara ile Atina’yı karşılaştırırken aklıma bu örnek geldi.

Ankara ile Atina tek şehir iken sen-ben bilmezlerdi, ama bölününce karşıt hale gelmiş olmalılar: Böylece Atina Akha, Ankara Troya oldu. Atinalı koca karınlı gemilere binerken, Ankaralı ise çevik ayaklı atlara bindi; Atina “gök yüzlü Athena” idi, Ankara ise sarı gözlü keçi; Atina mermeri oydu, Ankara tahtayı, Atina gymnasiona giderdi, Ankara dergaha; Atina zekaydı, Ankara ise cesaret; Atina “bolluk ve varılacak yer” anlamında “poros”tu, Ankara ise sözünden başka kıymetli bir şeyi olmayan şairlik anlamında “poietes”; Atina demokrasiyle, Ankara otokrasiyle kendine geldi; sonuçta iyice zıtlaştılar: Atina Hristiyanlığı Ankara da Müslümanlığı seçti.

Atina’da iyi bir şey varsa, Ankara’da kötüdür; örneğin Atina akropolisi dünyanın gözbebeğiyse, Ankara akropolisi viranedir. Dünyanın en iyi korunmuş Roma hamamlarından birisi Ankara’da ise, Atina’da hamam yoktur. Atina sıcak, Ankara soğuktur; Atina’da yaya yolları trafiğe kapalıdır.

Ankara’da kaldırımlar otomobillerindir. Atina’da yaşam gece canlanır, Ankara’da gündüz; Atina’da coşku vardır, Ankara’da resmiyet; yani kısaca Ankara’da Ankara’yı sevmeyenler yaşar. Diyorum ki acaba Tanrı bu şehirleri bölüp ikiye ayırırken sevgi öbür tarafta mı kaldı?

(“Şehrin Zulası Ankara Kalesi” adlı kitaptan alınmıştır.)

Emre Erol. ODTÜ Mimarlık bölümü eski öğrencisi. Ege Üniversitesi Edebiyat Fakültesi'nde İngiliz Dili ve Edebiyatı bölümünde öğrenim görüyor. İletişim: emmrerol35@gmail.com Twitter: @emrreeroll

Yorum Yapın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir