Flaneur - Kalabalıkların İçindeki Yabancı | Tarihli Sanat

Flaneur – Kalabalıkların İçindeki Yabancı

- Okuma süresi: 13 dk, 54 sn

Flâneur… “Yabancılaşan Sanat: Edebiyat ve Resim” başlıklı evvelki yazımda modernizmin birey üzerindeki bir sonucu olan yabancılaşmanın sanata tesirinden, yansımalarından bahsetmiştim.

Daha önce belirttiğim üzere; bu ve bundan önceki yazılarımı bir yazı dizisi şeklinde ele almanız, sağlam temelli bir okuma yapmanızı sağlayacaktır. Sıra geldi modern hayatın seyyâhı olan Flâneur tipolojisine değinmeye. Bu konuya geçmeden evvel konuyla alakalı diğer yazılarımın bağlantılarını sırasıyla ekliyorum.

  1. Modernizm ve Birey

  2. Bir Modernizm Sendromu: Yabancılaşma

  3. Yabancılaşan Sanat: Edebiyat ve Resim

Louis Huart, Physiologie du flâneur, s.8

Flâneur Fransızcada ‘‘avare gezinen’’ anlamını taşıyan bir sözcüktür. Kuşkusuz bu kavramı daha iyi anlayabilmek için Baudelaire’in şu satırlarına kulak vermeliyiz; ‘‘Nasıl ki kuş havada, balık suda yaşarsa, o da kalabalıklarda var olur. Aşkı, işi, gücü kalabalıklardır. Kusursuz flâneur için, tutkulu gözlemci için, ahalinin tam orta yerini, hareketin gel-git noktasını, gelip geçici ile sonsuzun arasını mesken tutmak müthiş bir keyiftir. Evden uzak kalmak ama her yerde evinde hissetmek; dünyanın merkezinde olmak, dünyayı gözlemek ama dünyadan saklı kalmak…’’[1]

flaneur

Resim 2. Paris, L. Curmer, 1840-42. Cilt. 3, s. 65. Louis’nin renkli ahşap gravürü, çizim Nicolas Toussaint Charlet. John Hay Kütüphanesi Yıldızlı Kitap Koleksiyonu

Flâneur tam anlamıyla bir kent gezginidir. Şehrin en ücra ve bilinmedik yerlerine varıncaya kadar metropolü arşınlar ve modern hayatın yansımalarını gözlemler, ayrıştırır ve daha sonar ondan yararlanmak için hafızasının bir köşesine kaydeder.

Walter Benjamin’e Göre Flâneur Tipi

Walter Benjamin’in de dediği gibi; ‘‘Flâneur, sığınağını kitlede arar.’’[2] Ve aynı zamanda; ‘‘Kitle bir peçedir; bu peçenin ardından alışılmış kent, bir fantazmagori niteliğinde Flâneur’ü çağırmaktadır.’’[3] Kitle yani kalabalıklar onun evi gibidir.

Tabir-i caizse orada yatar, kalkar, nefes alır ve hayat bulur. Kimse onu kalabalıkta fark etmez çünkü tebdil-i kıyafet ile gezer. Ama o herkesi fark eder. Bu gözlem yeteneği sayesinde insan sarrafı olmuştur. ‘‘Modern hayatın kahramanlarını o seçer Kahramanları, aynı zamanda yoldaşları olur.’’[4] ‘‘Şaircesine, hem kendisi, hem de uygun gördüğü bir başkası olmanın ayrıcalığının keyfini çıkarır. Bedenini arayan gezgin ruh misali, istediği zaman istediği kişiye geçiverir. Onun için kapalı yoktur; eğer varsa gözlemeye değmediğindendir.’’[5]

Bu kalabalıklar içinde başkası olma fikri; kendini keşfetmek, kendini sonu olmayan bir başkalık (Arthur Rimbaud’un ‘‘ben bir başkasıdır’’ fikri) içinde bulma yoludur. Bu istek ile kendi benliğine bir başkasını sokar. ‘‘Bedenini arayan bir gezgin ruh misali’’[6] istediği zaman istediği kişinin benliğine bürünebilir. Bu başkasının benliğine bürünme durumunda kesinlikle yerine geçtiği kişinin kılığında iken kendi benliğini kaybetmez bilakis kendi karakterine yeni eklemelerde bulunarak onu pekiştirir.

flaneur

Resim 3. Louis Huart, Physiologie du flâneur, s. 57

Flâneur gezme sanatının bizatihi önde gelen erbabıdır. Onun işi aylaklık ve avareliktir. Flâneur’e göre aylaklık yaparak kazandığı şey para kazanmak için çalıştığı bir işten daha değerli ve özeldir. Bu fikriyatı André Breton şu sözleri ile destekler; ‘‘İnsan çalışmak zorundaysa hayatta kalmak neye yarar? ’’[7]

Hayalperest ve Flâneur İlişkisi

Dostoyevski Beyaz Geceler adlı romanında hayalperest tanımını şöyle yapar: “Hayalperest – daha ayrıntılı bir açıklama gerekirse- insan değildir de, nasıl diyelim, bir ara türdür. Zamanının büyük bir bölümünü gözden uzak bir köşeye çöreklenmiş olarak geçirir, sanki gün ışığından bile saklanır ve bir kere bu köşeye çekildiğinde, oraya iyice kıvrılır kalır, tıpkı salyangoz gibi; aslında bu açıdan hem ev hem hayvan olan o ilginç yaratığa, kaplumbağaya daha çok benzer. Neredeyse hep yeşile boyalı, isli, kederli ve sigara dumanına boğulmuş dört duvarını neden bu kadar sever sanıyorsunuz?’’[8]

Dostoyevski’nin kullandığı iki hayvan metaforu aslında tamamen flâneur tipolojisinin anahtarı ve karşılığıdır. Bu konuya tekrar döneceğim lakin bahsini açmak istediğim bir başka husus var. Beyaz Geceler’de kullanılan bu iki hayvan metaforundan hareketle ev ve hayal kelimeleri üzerinde durmak istiyorum. Ev dünyaya adım atışımız ile birlikte ilk evrenimizdir. Her yanı kapalı bir şey anıları korur. Anılar normalde uzamda hareketsizdir. Mekana tutunmaz ise kaybolurlar. Tam da bu noktada evin işlevi ortaya çıkıyor.

Fyodor Mihayloviç Dostoyevski

Flâneur’ün Evi Neresidir?

Gaston Bachelard bu konu hakkında şöyle diyor: “Ev olmasa insan dağılmış bir varlık olurdu. Ev insanı gökten inen fırtınalara karşı olduğu gibi, yaşamda karşılaştığı fırtınalara karşı da ayakta tutar. Ev hem beden hem ruhtur.”[9] Hülasa ev düşü çatısı altında toplar ve hayalperesti korur. Hayalperest bu sayede korkusuzca düş kurabilir.

İşte tam da bu noktada bir hayalperest olan flâneur neden kendini eve kapatmak ve sonsuz hayal içinde yaratıcılığını konuşturmak varken sokaklarda arayış içerisindedir sorusu ile karşı karşıya kalıyoruz. Bu sorunun cevabı çok basit aslında.

flaneur

Gaston Bachelard

Flâneur tam anlamıyla Dostoyevski’nin kullandığı metafordaki kaplumbağa ve salyangoz gibidir. Çünkü flâneurün bütün hayal gücü ile birlikte yaratıcılığını konuşturduğu evi sırtındadır. Beraberinde taşıdığı eviyle beraber sokaklarda arayış halindedir. Hatta ve hatta sokaklar onun evi yani sırtındaki kabuğu haline gelmiştir.

Pasajların Rolü Nedir?

Bu düşünceyi daha anlaşılır hale getirebilmek için Walter Benjamin’in sözleriyle desteklemek gerekirse: “ Eğer pasajlar yapılmasaydı, flâneur gibi dolaşmanın önem kazanması herhalde çok güç olurdu. 1852 tarihli ve resimli Paris rehberinde şu satırlar yer almaktadır: “Endüstriyel lüksün yeni sayılabilecek bir buluşu olan pasajlar, bina kitlelerinin arasından geçen, üstü camla örtülü, mermer kaplı geçitlerdir; bina sahipleri bu türlü spekülasyonlar konusunda aralarında uzlaşmaya varmışlardır. Işığı yukarıdan alan bu geçitlerin iki yanında en şık dükkanlar yer almaktadır; böylece bu türden bir pasaj, kendi başına bir kent, küçük bir dünya demektir.”

Flâneur’ün evi, işte bu dünyadır; flâneur, gezmeye çıkanların ve tütün tiryakilerinin, her meslekten olanların ‘en sevdikleri yerin’ vak’anüvisine ve filozofuna kavuşmasını sağlar. Kendisi için ise aynı yer, belli bir sıkıntıya karşı, başka deyişle halinden memnun, gerici bir yönetimin sahtekar bakışları altında kolayca filizlenebilen bir sıkıntıya karşı ilaç gibidir.

flaneur

Walter Benjamin

Guys, Baudelaire’in alıntıladığı bir sözünde şöyle der: ‘Bir kalabalık içerisinde sıkılabilen, aptalın tekidir. Evet, yineliyorum, bir aptaldır, hem de aşağı görülmesi gereken bir aptal.’ Pasajlar, caddeyle içmekan arası bir şeydir. Physiologie’lerin bir becerisinden söz etmek gerekirse eğer, bu, tefrikanın değeri daha önce anlaşılmış olan becerisidir; yani bulvarı içmekana dönüştürme becerisidir.

flaneur

Jean Béraud Les Grands Boulevards Le Theatre Des Varietes (1875-1890)

Cadde flâneur için konuta dönüşür; sokaktaki adam, kendi dört duvarının arasında nasıl evinde olduğunu duyumsarsa, flâneur de bina cepheleri arasında kendini evindeymiş gibi duyumsar. Onun gözünde emaye kaplı parlak firma tabelaları, aşağı yukarı bir burjuva salonundaki yağlıboya tablo gibi bir duvar süsüdür; duvarlar, not defterini dayadığı yazı masasıdır; gazette kulübeleri kitaplıklarıdır; café’lerin balkonları da, işini bitirdikten sonra eğilip sokağa baktığı cumbalardır.”[10]

Pasaj Görünümleri

Flâneur’ün meziyetlerini 19. Yüzyılın Larousse Ansiklopedisi şöyle anlatır: “Gözleri fal taşı gibi açık, kulağı kiriştedir. Kalabalıkları sürükleyen şeylerle ilgilenmez; derdir bambaşkadır. Rastgele işittiği bir laf sayesinde akla hayale gelmeyecek bir kişiliği hayat onun önüne seriverir. Tıpkı, karşılaştığı safiyane bir bakışın, ressamı nicedir düşlediği bir ifadeye uyandırması veya herkes sıradan gelen bir sesin müzisyene ne zamandır aramakta olduğu armoniyi buldurması gibi. En derin düşünceler dalmış bir filozof için bile, dışarıdan bir tahrik yararlı; olur fırtınanın denizi dalgalandırması gibi, düşünceleri de salınır durur… Zaten birçok dahi de hakiki birer flâneur’dür; elbette, çalışkan, üretken bir flâneur… Bir ressamın ya da sanatçının, işiyle en ilgisiz göründüğü aman, çoğunlukla aslında işine en fazla daldığı zamandır.”[11]

flaneur

Resim 4. Du Flâneur s.87

Ansiklopedide çizilen aylak flâneur tipin zaman kavramıyla, kentin, binaların ve insanların oluşturduğu mekanizmanın zaman kavramı bir birlerinden çok farklıdır. Flâneur’ün zaman konusunda bir derdi, tasası yoktur.

Zaman dertlerinin olmayışını şu rivayetten de daha net anlayabiliriz: “1840 dolaylarında, bir sure, kaplumbağaları pasajlarda yürüyüşe çıkarmak moda olur. Bunun üzerine flâneur’ler de adımlarını kaplumbağaların hızına uydururlar. Onlara kalsa, ilerleme de kaplumbağa hızında olmalıdır.”[12]

Flâneur’ün sahip olduğu zaman tamamen serbesttir. Bunun aksine burjuva mekanik düzeninde kendine serbest bir zaman yaratmaya çalışır. Flâneur bu mekanik düzene yenik düşen burjuvanın yergisi gibidir.

Flâneur’ün Bir Diğer Meziyeti

Flâneur’ün özelliklerine tekrar dönelim. Bir kent ne kadar tekinlikten uzaksa, o tekin olmayan kentte yaşayabilmek için o derecede insan sarrafı olmak gerekir. Flâneur’ün en iyi yaptığı şey ve sahip olmakla övünç duyduğu meziyette insan sarrafı olmaktır.

flaneur

Resim 5. Kaplumbağa gezdiren bir Flâneur’ün illüstirasyonu

Kalabalıkların adamı olanları şöyle açıklıyor Benjamin: “Parisli bir gizli ajan, 1798 yılında şunları yazmıştır: ‘ Her bireyin ötekilere yabancı olduğu, dolayısıyla da kimseden utanma gereği duymadığı, yoğun bir kitle içerisinde iyi bir yaşama biçimini koruyabilmek, neredeyse olanaksız.’ Burada kitle, topluma aykırı olanı, onu kovalayanlardan koruyan bir sığınağa dönüşmektedir. Kitlenin korkutucu yanları arasında kendini ilk olarak belli etmiş yanı, budur. Bu yan, aynı zamanda dedektif öykülerinin de kaynağında yer alır.”[13]

Flâneur istemsizce dedektif durumuna düşer. Aylaklığını da bu durum haklı duruma sürükler. Aslında Flâneur’ün aylaklığı, tembelliği dışarıdan bir gözle bakan için öyle görünür. Salt görünüştedir bu durum.

Aylaklığın ardında, suçluyu gözlerinden kaçırmayan bir dedektifin uyanık bakışları saklıdır. Kentin ve insanların mekanik hallerindeki tempoya kendini kaptırır. Bu tempodaki gözlemlediği olayları anında yakalar ve kendisini sanatçı sanmasına dahi yol açar bu durum.

flaneur

Resim 6. Du Flâneur s.78

Dünya Edebiyatında Flâneur tipinin bir çok örneği bulunmaktadır. Bunlardan en belirgini Edgar Allen Poe’nun Kalabalığın Adamı adlı anlatısıdır. Poe’ya göre Flâneur, kendini yaşadığı toplumun içerisinde tedirgin hisseden birisidir. Bu sebepten kalabalığı arar. Kalabalıkta saklanır çünkü bahsedilen tedirginlik çıkış noktası alınarak aranabilir. Flâneur bir asosyal değildir anlaşıldığı üzere.

Daha önceden bahsettiğim Dostoyevski’nin Beyaz Geceler adlı eserindeki de tipik bir Flâneur tiplemesidir. Kitabın bir pasajında şu tabirler göze çarpar: “Evlerle de tanışırız yürürken sanki hepsi beni selamlamak için sokakta sıraya dizilir ve bütün o pencereleriyle bana bakıp benimle sohbet ederlerdi…”[14]

Kalabalıkların Arasında Bir Yabancı

İnsanlara karşı yabancılaşan roman kahramanı kendini binaların arasında kalan sokakta daha iyi hisseder. Bu Flâneur tipinin yabancılaşma durumunu kendi ağzından dinleyelim: “Yük arabaları da mavnalar da gözümde karıncalar misali çoğalıyor, çoğalıyordu; işte böyle anlarda herkes toplanıp gidiyor, herkes neyi var neyi yoksa yüklenip yazlığına göç ediyor gibi geliyordu; sanki Petersburg boşalıp ıssız bir bozkıra dönmeye başlamıştı ve ben de sonunda mahcubiyet, üzüntü ve keder içinde kalakalacaktım: Gerçekten de ne gidecek bir yazlığım vardı, ne de gitmek için bir nedenim. Her hangi bir arabayla araba tutmuş herhangi bir eli yüzü düzgün beyefendiyle gitmeye hazırdım, ama tek, gerçekten tek kişi bile beni davet etmemişti; beni basbayağı unutmuşlardı, onlar için düpedüz ve en hakikisinden bir yabancıydım!”[15]

Aynı kitabın bir başka pasajında yine Flâneur kahramanımızın gözünden yabancılaşan insanı görmekteyiz: “ Oysa o kaçık aslında olabilecek en harika adamdır da o anda bile zihnini hayal kurmaktan alıkoyamaz: Sohbetleri boyunca az önce evinden çıkan tanıdığının yüzünün aldığı hali, çocukların hırpaladığı, korkuttuğu ve ellerinden gelen her türlü zararı verdiği zavallı bir kediciğin görünüşüyle kıyaslayıp durur; çocuklar zavallı kediyi haince yakalamış, yerden yere vurmuşlardır ve kedi sonunda ellerinden kurtulup bir sandalyenin altına, karanlık bir yere sığınmış, etrafta kimse olmamasına rağmen bir saat boyunca tüyleri dimdik, kendi kendine homurdanıp, yaralı burnunu patileriyle temizlemiştir; bu kedicik artık çok uzun süre doğaya, yaşamaya, hatta merhametli hizmetçi kadının mükellef bir sofradan onun için ayırdığı bir parça yemeğe bile düşmanca bakmaz mı?”[16]

Bu satırlardan hareketle Flâneur’ün insanlara karşı yabancılaşmasının hikayeleşmiş bir biçimini görmekteyiz. Flâneur kalabalıklar arasında yaşayan terk edilmiş bir kişidir ve kendisi bu özelliğinin farkında dahi değildir.

Flâneur’ün en belirgin özelliği çevresini izlemek ve gözlem yapmaktır. Bu gözlem kesinlikle boş bir bakma değildir, Flâneur gezip bakınırken aynı zamanda düşünür ve düşünce üretir. Flâneur’ü avareden ayıran şey tam da budur. Vaktini düşünerek geçirir. Eğer boş gözlerle çevreye bakan biri olsaydı badaud olurdu.

Modernizmi sizlerle birlikte tekrar inşa ettiğimiz bu yazı dizisinin sonuna geldik. Umarım yararlı olabilmiştir kelamlarım. Bir başka yazıda görüşmek üzere. Unutmayın; ”Kurtuluş acı çekme yoluyla değil, yazın yoluyla gelecektir.”

[1] Charles Baudelaire, Modern Hayatın Ressamı, İletişim Yayınları, İstanbul 2014, s.33

[2] Walter Benjamin, Pasajlar, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul, Ocak 2012, s.98

[3] A.g.e s. 98-99

[4] Charles Baudelaire, Modern Hayatın Ressamı, İletişim Yayınları, İstanbul 2014, s.33

[5] Walter Benjamin, Baudelaire, s. 55

[6] Charles Baudelaire, Modern Hayatın Ressamı, İletişim Yayınları, İstanbul 2014, s.33

[7] A.g.e s. 34

[8] Fyodor Mihayloviç Dostoyevski, Beyaz Geceler, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, İstanbul Kasım 2016, s. 18-19

[9] Gaston Bachelard, Mekanın Poetikası, İthaki Yayınları, 2014

[10] Walter Benjamin, Pasajlar, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul, Ocak 2012, s.131

[11] A.g.e

[12] Walter Benjamin, Charles Baudelaire

[13] Walter Benjamin, Pasajlar, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul, Ocak 2012, s.134

[14] Fyodor Mihayloviç Dostoyevski, Beyaz Geceler, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, İstanbul Kasım 2016, s.4

[15] A.g.e s. 7

[16] A.g.e s. 20

Baturay Gül, Ondokuz Mayıs Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı bölümünde Yüksek Lisans öğrenimi görüyor. İletişim: baturaygull@gmail.com Twitter: @BaturayGul

Yorum Yapın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir