Reklamı Kapat
Reklamı Kapat

Mother! – Hayvan mı Üst-İnsan mı?

Mother!

“Mother!” Darren Aronofsky’nin yedinci uzun metrajlı filmidir. 29 Eylül 2017’de gösterime giren film bazı olumsuz örnek oluşturabilecek sahnelerinden dolayı 18 yaşından küçüklere yasaklanmıştır. 33 milyon dolarlık bütçesi olan filmin başrollerini Javier Bardem ve Jennifer Lawrence paylaşmaktadır. İki saatlik filmin neredeyse tüm sahneleri iki karakterin yaşadığı büyük evde geçmektedir ve Aronofsky’nin diğer filmleriyle pek çok bağlantısı bulunmaktadır.

Yönetmen kariyerine 1991 yılında “Fortune Cookie” adlı kısa film ile başlamış ve sinema tarihinin en ilham verici bazı filmlerine imzasını atmıştır. “Requiem For A Dream”, “Black Swan” ve “The Wrestler” gibi filmleriyle tanınan Aronofsky’nin bana göre başyapıtı ise “The Fountain”dır.

mother

21.yüzyılın önemli yönetmenlerinden biri olan yönetmen bir kez daha yoruma açık olan orijinal bir filmle karşımızda. “Pi”, “Noah” ve “The Fountain” filmlerinde yaptığı gibi bir kez daha mistik kişiliğini ön plana çıkaran Aronofsky’nin “Mother!” filmi ateşlerle kaplı bir kadın ile başlar. Bu kadının Jennifer Lawrence değil de başka bir kadın olduğu anlaşılmaktadır.

Daha sonra Javier Bardem’in karakteri kristal bir taşı rafa koyar ve kirli ve yanmış olan ev tekrar temiz ve düzenli duruma gelir. Giriş sekansı seyircilerin anne karakterini yatakta uyanırken görmesiyle son bulur. Benim anladığım kadarıyla, “Mother!” İncili alegorik bir biçimde yorumlayan ve insanlığın doğa-uygarlık çatışmasındaki yerini sorgulayan bir film.

İlk olarak, her iyi film gibi bu film de çok katmanlı yapısı olan bir film. İlk katmanı filmin temel ve görünür konusu olan olaylar olarak özetleyebiliriz. Bu katmanda evde yaşayan ve sorunları olan bir çiftin başından geçen olayları görürüz. İkinci katman ise alegorik olayların anlaşıldığı katmandır. “Mother!” filmini anlayabilmek için anne karakterinin Gaia ya da Doğa Anayı, Bardem’in canlandırdığı şair karakterinin de tanrıyı temsil ettiğini anlamamız gerekiyor.

Yaşadıkları büyük ev ise cennet bahçesi rolünü alıyor. Şair karakteri film boyunca yaratmakta sıkıntı çekerken anne ona yardımcı olmaya çalışmaktadır. Sonra, birden filme iki karakter daha dahil olur. Bu iki karakter ise Adem ve Havva’yı temsil etmektedir ve annenin-yani doğa ananın-mükemmel dünyasına bir saldırıda bulunurlar. Şair karakterinin rafa koyduğu kristal ise İncil’deki yasak elmayı temsil etmektedir.

Bu iki karakterin çocukları da yine İncil’de adları geçen Cain ve Abel’den başkası değildir. Filmin ortalarına doğru anne ve şair kavga ederler ve bu kavgaları sonunda birbirleriyle ilişkiye girerler. Ertesi sabah anne şaire hamile hissettiğini söyler. Bu durumun şokuyla ve sevinciyle kaybolan ilhamını bulan şair hemen bir şeyler yazmaya koşar. Eserini bitirir ve yayınlanması için editörüne gönderir.

Eseri yayınlandıktan sonra pek çok insan şairle konuşabilmek için evlerine gelir. Bu da bir nevi inananların tanrıya olan hayranlığına paralel bir anlatı oluşturur. Ancak eve gelenlerin sayısı arttıkça insanlar bu misafirperverliği önemsemezler ve eve zarar vermeye başlarlar. Israrla annenin desteksiz lavabosuna otururlar ve sonunda patlamasına yol açarlar. Bu da büyük tufana bir göndermedir.

Aronofsky tüm bu bahsettiğim sahnelerde İncil’de meydana gelen olayları yeniden yaşatır izleyicisine. Son olarak filmin üçüncü bir katmanı var ve bu katman “Mother!”ı kompleks bir sanat eseri yapan katman bence. Tarkovski’den alıntılarsak: “İnsan var olduğu sürece, bir şeyler husule getirme eğilimi de var olacaktır. İnsan kendini insan olarak hissettiği sürece bir şeyler yapmaya girişecektir. İşte onu Yaratıcısına bağlayan şey burada. Neye yarar sanat? Bu sorgulamanın cevabı şu formülde yatıyor: Sanat bir yakarıştır. Bu her şeyi anlatıyor.

İnsan sanat aracılığıyla umudunu dile getirir. Bu umudu dile getirmeyen, manevî temeli olmayan hiçbir şeyin sanatla ilgisi yoktur, bunlar ancak parlak birer entelektüel analiz olabilirler.” Aronofsky “Mother!” ile bu arada kalan tinsel dünyayı mükemmel bir şekilde işlemiştir. Tekrar Tarkovski’den alacak olursak: “Sanat yaratıcının aynadaki cilvesidir. Biz sanatçılar bu jesti tekrarlamaktan, taklit etmekten başka bir şey yapmıyoruz.

Bu yüzden, yaratandan bağımsız bir sanata asla inanmıyorum. Tanrısız bir sanata inanmıyorum. Sanatın anlamı yakarmadır. Bu benim yakarışım. Eğer bu dua, bu yakarış, benim filmlerim insanları Tanrıya yöneltebilirse ne mutlu bana. Yaşamım esas anlamını bulacak. Hizmet etmek. Ama bunu asla başkalarına empoze etmeye kalkışmayacağım. Hizmet etmek, fethetmek demek değildir.” Tarkovsky gibi Aranofsky de izleyicisine hiçbir görüşü empoze etmeye çalışmıyor. Yaşadığımız dünyaya sanatıyla bir ayna tutuyor ve izleyenlere gerçekliklerini sorgulatıyor.

mother

İkinci olarak, Aronofsky’nin mesajını aktarabilmek için senaryosunu sürreal ve absürt bir biçimde oluşturduğunu söyleyebiliriz. Bu senaryoda yönetmen karakterlerini bir kaosun ortasına bırakır ve çevrecilik sorgulamalarına girer.

Kendisinin insan etkisine karşı çevreyi savunduğunu iyi biliyoruz zaten. Bu konudaki görüşleri de filmde görülebilmektedir. Hatta bu görüşlerinin filmin temelini ve çıkış noktasını oluşturduğunu söylemek yanlış olmaz.

Yönetmen bir röportajında şunları diyor: “Doğa Ana tamamen sevmekle ve vermekle ilgilidir, bize bu gezegende yaşamı vermiştir. Tüm yaptığı bize hayat vermektir.” Doğanın ihanete karşı hiddeti annenin evdekilere saldırdığı sahnede görülebilmektedir.

Buradaki alegori şudur: ellerindeki sonsuz kaynaklara rağmen annenin-doğanın-iyi niyetini suistimal eden insanlık. İstilacılar evi adeta paramparça eder ve bulabildikleri her şeyi çalarlar.

Tüm bu kaos içinde anne insanları anlamaya çalışmaktadır fakat öfkesi de gittikçe artmaktadır. Hamiledir ve çocuğunu korumak istemektedir. Bir süre sonra zor koşullar altında çocuğunu doğurur ve bu noktada herkesten şüphelenmeye başlar, kocasından bile.

Çocuğunu ona vermek istemez ama kocası anne uyuyakalınca bebeği ondan alır ve istilacılara göstermeye gider. Anne uyanınca bebeğini göremez ve panikler.

Kalkıp bebeğini aramaya gider ama o artık istilacıların elindedir. Teker teker bebeğe dokunurlar ve dikkatsizce ve savurganca davrandıkları için bebek ölür. Bebek Mesih’i temsil etmektedir. İsa gibi o da başkalarının günahları için-ve yüzünden-ölür.

Bebeğini ölü gören anne ağlar ve kocasına istilacıların bebeklerini öldürdüğünü söyler ama kocasını da suçlamaktadır artık. Şairse anne kadar kızgın değildir, hatta istilacıları savunmaya bile çalışır.

Sadece bebeği görmek ve ona dokunmak istediklerini söyler anneye. Bu davranışları Tanrı’nın bağışlayıcı kimliğini temsil etse de bencil olarak da algılanabilir. Kendi bencil yaratıcı istekleri yüzünden anne bebeğini kaybetmiştir. Bunu Tanrı’ya direk bir eleştiri olarak alabiliriz. Anne ağlamaya devam ettikçe şair onları affetmeleri gerektiğini söyler. Odadaki insanlar da ağlamaya başlamışlardır artık.

Ama anne onlara ve olanlara daha fazla tahammül edemez ve bütün evi ateşe verir. Büyük patlamadan sonra şair annenin bedenini almaya gelir ve onu başlangıca götürür. Anneye bakar ve ona yaratmak zorunda olduğunu söyler. Bu onun işidir.

Anne artık ona verebileceği hiçbir şeyi olmadığını söyler fakat şair hala sevgisinin olduğunu hatırlatır. Kadının kalbini çıkarır, kalbin içindeki kristali alır ve rafa koyar. Buradan anlaşılacağı üzere filmin sonu aynı zamanda başıdır da.

Daha doğrusu döngüsel bir yapı vardır filmde. Aronofsky tüm bunların daha önce de olduğunu ve insan aptallığı ve kibiri yüzünden gelecekte de olmaya devam edeceğini anlatmaya çalışmaktadır sanki. Ev eski haline döner ve yeni anne yatağında uyanır.

Başyapıtı “Böyle Buyurdu Zerdüşt”de Nietzsche bize verilen hayatın sonsuza kadar tekrarlanacağını söylemektedir. Bu felsefe hem filmi daha iyi anlamamız hem de kendi yorumumuzu katmamız için bize yardımcı olabilir.

Başlangıçta ilk kadın vardı, sonra anneyi izledik, son olarak da üçüncü kadını gördük. Bu hem “Mother!”ın döngüsel dünyasına hem de şu an yaşadığımız dünyaya doğrudan bir gönderme olabilir. Nietzsche’ye dönecek olursak: “İnsan aşılması gereken bir varlıktır. Hayvan ile üstinsan arasına bağlanmış bir ipliktir-uçurumun üzerinde bir iplik.

İnsanda muhteşem olan bir son değil köprü olmasıdır.” Buradan bakacak olursak film boyunca kötülük yapan herkesin insanın hayvani yanını temsil ettiğini söyleyebiliriz. Elimizde kalan soru ise şudur: Bu hayvanın üstesinden nasıl geleceğiz? Bu muhtemelen filmin tek kusuru olabilir. Çünkü film bir çözüm önermiyor. Çözüm yerine herkesin bu döngüye hapsolduğunu söylüyor.

Son olarak, bu medeniyet-doğa çatışmasında bir çözüm gerekiyor. Film bir çözüm önermemesine rağmen, çözümün tohumlarını şair karakterinde bulabileceğimizi düşünüyorum. Daha doğrusu böyle yorumlamak istiyorum.

Tanrının varlığıyla ilgili kesin bir yargıya sahip olmasak da bu film özelinde vardır diyebiliriz. Tanrı’nın bebeğini öldüren insanları affetme isteği içimizdeki bu hayvanın üstesinden gelmek için sahip olmamız gereken doğru dürtü olabilir.

İncil’de günahkarların sonsuza kadar yandığı bir cehennem konsepti vardır fakat filmdeki Tanrı insanları affetmeye hazırdır. Bu muhtemelen İncil’in Tanrısı ile filmdeki şair arasındaki en önemli fark. Belki de Aronofsky bu ayrıntı ile izleyicilere bir mesaj vermeye çalışıyordur. Sonuçta insanları affetmek onları yargılamaktan vazgeçtiğimiz anlamına da gelir.

İnsanlar davranışları üzerinde tam bir kontrole sahip değilken yaptıklarından nasıl sorumlu tutulabilirler? Dostoyevski’nin “Yeraltından Notlar”ından vereceğim şu pasaj umuyorum ki bu durumu daha da açık hale getirecektir: “Çünkü zerre kadar suçumuzun olmadığı apaçık göründüğünden, köşenizde kendinizi sessiz sessiz yer bitirirsiniz.

Kızacağınız bir kimse ya da bir şey olmadığı, belki de hiç olmayacağı için eliniz kolunuz bağlı şehvet baygınlıkları geçirirsiniz.” Dostoyevski herkesin kaderin kölesi olduğunu ve bunu değiştiremeyeceğini anlatmaktadır. Belki de bu kavrayış kristalin anlamı olabillir. Anne filmin sonunda her şeye rağmen sevgisini şaire vermektedir.

İncil’de de dendiği gibi: “Düşmanlarınızı sevin ve size zulmedenler için dua edin.” Dünyaya dair en ufak bir umudumuzun olmasını istiyorsak sevgi en zor koşullar altında bile nefreti yenmek zorundadır. İnsanlar doğa ananın şefkatli kalbinden ve şairin insanları affetme isteğinden ders almak zorundadır. Bu bana göre Nietzsche’nin üstinsanına giden yoldur.

Tamamlamak gerekirse, Aronofsky’nin filmi insanlığın belirsiz ve güçlü hikayesinin iki saate sıkıştırılmış halidir diyebiliriz. Yönetmen aynı zamanda filmin yaratım sürecinin bencilliği ve kendi sanatına doğru kaybolması hakkında olduğunu da söylemiştir.

Aronofsky’nin kendini şair karakterine yakın hissettiğini söylemek yanlış olmaz. Sonuçta filmin arkasındaki yaratıcı güç ve basınla muhatap olan kişi kendisi. Filmin senaryosunu 6 günde yazdığını söylemesi de bir yerde güzel bir tesadüf, çünkü bildiğiniz üzere İncil’e göre dünya 6 günde yaratılmıştır.

“Mother!” da Aronofsky zıtlıkların bir arada bulunduğu kutsal ve profan bir dünya yaratmıştır: doğa ve medeniyet, sevgi ve nefret, affetmek ve suçlamak, cennet ve cehennem.

İstediği sinemasal etkiyi yakalamak için Bunuelvari bir şekilde karakterlerini belli sınırlar içine ustaca hapsetmiş ve mükemmel kadrajlarından oluşan nahoş ve alegorik bir senfoni yaratmıştır. Bu senfonide bebeğinin istilacılar tarafından parçalandığını gören anne çaresizce çığlık atar. Rahip çığlığı bizim için kelimelere çevirir: “Bu hayatın sesi, insanlığın sesi!” Belki de filmin cevapsız bıraktığı en önemli soru şu: insanlık bu zıtlıklar ipliğinde nerede yer alacak? Korku tarafında mı merhamet tarafında mı?

İLGİLİ : Beasts of the Southern Wild – Düşler Diyarı

Tarihli Sanatı sevdiniz mi? Bizi Patreonda destekleyin!
Avatar
Emre Erol. ODTÜ Mimarlık bölümü eski öğrencisi. Ege Üniversitesi Edebiyat Fakültesi'nde İngiliz Dili ve Edebiyatı bölümünde öğrenim görüyor. İletişim: emmrerol35@gmail.com Twitter: @emrreeroll

Yorum Yapın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir