J. M. W. Turner ve Köle Gemisi – Fırtına ve Kasvet

J. M. W. Turner Otoportre, 1775-1851, TATE.

Romantizm akımının öncülerinden olarak bilinen Joseph Mallord William Turner, 1775 yılının İngiltere’sinde dünyaya geldi. İlk resim çalışmalarını 1785 yılında Brentford kasabasında başladı. Kraliyet Sanat Akademisi’ne 14 yaşındayken girdi. Bir yıl sonra akademiye kabul edildiğini öğrendi. Denizdeki balıkçı (Fisherman at Sea) adlı ilk yağlı boya çalışmasını 1796 yılında yaptı.

Akademi’de onu ünlü yapan sanata ilgi artırma yöntemidir. Henüz tamamlamadığı eserlerini önceden yollayıp onları izleyicilerin karşısında bitiriyordu. Romantik İngiliz ressamı bilinen üzerine iyi bir manzara ressamıdır; çoğunlukla denizler, gemiler, dalgalar ve tabii ki fırtınaları konu almıştır.

Denizde Kar Fırtınası eserinden bahsederken “Manzaranın neye benzeyebileceğini görmek istedim. Kendimi bir gemi direğine sıkıca bağladım. Dört saat boyunca deniz ve kar tarafından dövüldüm.

J. M. William Turner, 1840, Boston Güzel Sanatlar Müzesi

Döneminde yapılan köle ticaretine karşı çıkan Turner, asıl adı Slavers Throwing Overboard the Dead and Dying, Typhoon Coming On, Köle Gemisi isimli eserini ayaklandıkları için elleri ve ayakları prangalı şekilde denize atılan 132 köle için yapmıştır. Eser hakkındaki yorum yeniden yaratmanın ve kişisel tutkunun eşsiz birleşimi olarak tanımlanır. Boston Güzel Sanatlar Müzesi’nde sergilenmektedir.

Tabloya ilk bakışta göz arka plana odaklanır. Batan güneşin kızıldan turuncuya akan tonları gökyüzünü aydınlatır. 2000’li yıllarda basın bu görüntüyü kadifeçiçeği gökyüzünün tutkulu savurganlığı şeklinde ifade eder. Işığı çok önemseyen Turner, onu daha iyi yakalayabilmek için çok çabalamıştır fakat onu olduğu gibi yansıtmak ya da kendi yorumunu katıp destelemekten ziyade, yeniden yaratmayı amaçlamıştır.

Daha sonrasında göz odağımız tablodaki gemiye geçiyor. Dalgalarla boğuşurken gördüğümüz geminin fırtınaya neredeyse yenik düştüğü söylenebilir. Beyaz köpüklerin yutmaya hazırlanır gibi tasvir edildiği geminin oralarda mavi suların rengini değiştiren bir şeyleri ilk bakışta seçemeyiz. Dikkatli bakıldığında bunların uzuv olduğu anlaşılır.

Uzuvlara uzanan kuşları, bana kalırsa martıları, görmekteyiz. Renk değişimini takip ettiğimizde resim bizi önce zincirlere ardından da resmin en can alıcı noktası olan en sağ köşeye götürür. Çırpınan ellerin bambaşka bir yönüyle karşılaşırız. Prangalı bir bacak. Çevresine hayvanların üşüştüğü bir bacak.

Bu uzuv resimde özellikle izleyicinin yakınına ve diğer tonlara, kompozisyonun kalanına göre net yapılmıştır. Bu çok iyi ve gerçekçi yapılan bölümün rivayetine göre cesedin kalanı suyun altına gömülür. Uzvun yakınında gördüğümüz bir başka hayvan da bir balık sürüsüdür.

Hangi balık olduğunu seçmenin pek de mümkün olmamasıyla birlikte pirana olduğu düşünülür. Balıkların karmaşası ve savrulan insan etlerinden dolayı denizdeki fırtınanın şiddeti oldukça coşkun gözüküyor.

Geminin kompozisyona yerleştirilişi zemin çizgisine göre ortada kalıyor. Belirttiğim üzere bacak da izleyiciye yakın, daha ön plandadır. Arka plan ise bulutlar, atmosfer ve güneşle tamamlanmış. William Turner’dan beklendiği gibi güneşin kırılışını bulutlara yansıtmış. Yansıyan güneş ışığı tabloya derinlik vermekte ve ilk bakışı kendisine çekmektedir.

Zamanında Rembrandt ve Vincent van Gogh’un da kullandığı impasto tekniğini -teknik İtalyanca ‘hamur’ anlamına gelir. Teknik: resim yüzeyinde, boyanın yığılması ve kalın boya tabakaları kullanılarak yapılan yağlıboya tekniğidir- görürüz.

Kalınca yağlı boya kullanımıyla fırça darbelerinin birbiri ardına gelmesine yatkın olmuştur ve akan, sıvanmış bir görüntü elde edilir. William Turner’ın renk kullanımı her ne kadar yumuşak diyebileceğimiz bir nitelikte olsa da anlatmaya çalıştığı duygular oldukça karmaşık ve kimine göre huzursuz, rahatsız edici olabilir.

Nitekim bu kanıtlanmıştır. 1870 yılında New York Metropolitan Müzesi’nde bir süre gösterime konmuştu fakat görenlerin dehşete kapıldığı gerekçesiyle kaldırılmıştı. ‘Tarihi’ bir olayı yansıtsa da eser tam olarak bu kalıba uymaz.

Zira didaktik olması dışında, ki bu da köle ticaretinin yanlışlığı ve doğanın kötülükleri cezalandırışı dışında pek bir şey yokyur. Olayları tüm çıplaklığıyla anlatmıyor oluşu, tarihsel resimlere göre kat ve kat daha küçük oluşu, tarihi veya efsanevi olarak görülebilecek karakterleri barındırmıyor, modellemiyor, klasikleşmiş figürlerden uzak duruyor oluşu da onu özgün bir eser haline getirir.

Joseph Mallord William Turner’ın bu eseri kendisinin doğaya olan saygısını ve inandığı doğruları nasıl yansıtabileceği ile ilgili oldukça iyi bir örnektir. Şüphesizdir ki köle ticareti ile ilgili fikirlerin değişmesine de yardımcı olmuş olmalıdır.

Kaynak: 

Benjamin Schwartz, A Formal Analysis of Turner’s Slave Ship, 2006
Aysun Kısaoğulları Cançat, Jean Fautrier ve İmpasto Resim Tekniği, 2016

Avatar
Ankara Üniversitesi, Sanat Tarihi 3. Sınıf öğrencisi. Rönesans'a ve bilime olan düşkünlüğüm ile yazıyorum. Zevkle okumanız, sanatı sevmeniz dileğiyle. İletişim: kivilcim_sengul@hotmail.com

Yorum Yapın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir